Suudilerin Katar’a ültimatomu Ortadoğu’yu savaşın eşiğine getirdi

28 Haziran 2017

Suudi Arabistan ile müttefikleri (Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn) tarafından Katar'a verilen 10 günlük ültimatom, onların bu küçük Basra Körfezi ülkesi ile cepheleşmelerini, askeri çatışma olasılığını arttıracak şekilde tırmandırmış durumda.

Suudi monarşisi, reddedilecek ve böylece bu ayın başlarında uygulamaya konan diplomasi, seyahat ve ticaret ambargosunun ötesinde yeni cezalandırıcı adımlara bahane oluşturacak şekilde hazırlanmış taleplerde bulundu. Katar'ın yalnızca iddia edilen terör ve suç örgütlerine yönelik sert önlemler alması ve Al Jazeera'yı kapatması değil; aynı zamanda İran ile ilişkilerini büyük ölçüde geriletmesi, Türk askeri güçlerini ülke dışına çıkartması, Riyad tarafından dayatılan diplomatik, askeri ve ekonomik kurallara uyması ve politikalarının yol açtığı sözde zararı karşılaması gerekiyor. Bunların hepsi, önümüzdeki 10 yıl boyunca, izin almaksızın ülkede diledikleri yerlere girebilecek olan denetleyiciler tarafından izlenecek.

Katarlı yetkililer, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, ülkelerini Suudi Arabistan'ın uydu devletine dönüştürecek olan ültimatomu reddettiler. Talepler, Suudi ambargosunun uygulanmasından bu yana İran ile birlikte Katar'a yardım eden Türkiye tarafından da açıkça reddedildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk birliklerinin ülkeden çıkartılması çağrısını, “Türkiye’ye saygısızlık” olarak kınadı.

Suudi Arabistan belirli bir askeri tehditte bulunmamış olmasına karşın, onun savaşçı duruşundan herhangi bir geri adım Riyad'da siyasi bir krizi tetikleyebilir. Suudi monarşisi, ikiyüzlü bir şekilde, Katar’ı, Ortadoğu'daki terörizmi finanse etmekle suçluyor, ancak onun bu Körfez ülkesine yönelik ültimatomu, İran'ın bölgedeki etkisini kırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir strateji ile bağlantılı.

Kısa süre önce göreve getirilmiş olan Veliaht Prens Muhammed bin Salman, geçtiğimiz ay, İran ile bir savaşın Suudi Arabistan'ın değil, İran'ın topraklarında yapılacağı sözü vermişti. Veliaht Prens, Yemen'deki isyancı Husilere yönelik, 12.000 kişinin öldüğü, 7 milyon insanı açlıktan ölümün eşiğine getiren ve çok daha fazla sayıda ölüme yol açma tehlikesi oluşturan bir kolera salgınını başlatan barbarca savaşın mimarı olduğunu resmen kabul ediyor.

Suudilerin Katar'a yönelik talepleri, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Avusturya Prensi Franz Ferdinand'ın öldürülmesinin ardından Temmuz 1914'te Sırbistan'a verdiği ültimatoma benziyor. Almanya'nın askeri harekat yönündeki açık çekiyle desteklenen Avusturya talepleri, Sırbistan'ı istila etmek üzere bir savaş nedeni olması için reddedilecek şekilde tasarlanmıştı. Avusturya'nın tüm Avrupa'daki şiddetli jeopolitik gerilimlerin ortasında Sırbistan'a saldırması, kıtayı ve dünyayı iki haftadan kısa bir süre içinde savaşa sürüklemişti.

Hangi parlama noktasının dünya savaşını tetikleyeceğini önceden görmek olanaksız olmakla birlikte, kötüleşen ekonomik kriz, pazarlar, ucuz işgücü ve jeostratejik avantaj uğruna kapışırken her biri yükü rakiplerine yıkmaya çalışan büyük ve bölgesel güçler arasındaki gerilimleri büyük ölçüde arttırıyor.

Lev Troçki'nin II. Dünya Savaşı'nın eşiğinde, 1938'de Dördüncü Enternasyonal'in kuruluş belgesinde uyardığı gibi, “Kapitalist dağılmanın artan gerilimi altında, emperyalist uzlaşmazlıklar, doruk noktasında farklı çatışmaların ve kanlı yerel karışıklıkların... kaçınılmaz olarak dünya boyutunda bir yangında birleştiği bir açmaza girmektedir. Burjuvazi, yeni bir savaşın kendi egemenliği için ölümcül bir tehlike oluşturduğunun elbette farkında. Ancak o sınıf, şimdi, savaşı önlemeye 1914'ün öngününde olduğundan çok daha az kabiliyetli.”

Troçki'nin uyarısı, gerekli değişiklikleri yapmak şartıyla, yalnızca Ortadoğu'daki değil ama Doğu Avrupa'daki ve Kuzeydoğu Asya'daki mevcut patlamaya hazır durum için de geçerlidir. Günümüz dünya politikasındaki başlıca istikrarsızlaştırıcı etmen, Basra Körfezi'nde, Almanya'nın Temmuz 1914'te Avusturya'ya verdiği desteğe benzer bir şekilde Suudi Arabistan'ı kışkırtan ABD emperyalizminin rolüdür.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson görüşmeleri teşvik eder ve Suudi Arabistan'ın kimi taleplerinin karşılanmasının Katar için “çok zor” olduğunu belirtirken, Başkan Donald Trump, Riyad'ın uyguladığı ablukanın “ağır ama gerekli” olduğunu açıklayarak onun saldırgan eylemine tam desteğinin işaretini veriyor. Trump, geçtiğimiz ay Suudi Arabistan'a yaptığı ve yaklaşık yarım milyar dolarlık silah anlaşmalarının imzalandığı ziyaretinin, Riyad'ın “terörizm”e ve Katar'a karşı dik duruşundan sorumlu olmasıyla övünüyor.

Tillerson'ın iki anlamlı açıklamaları, açmazın 11.000 dolayında Amerikan askerine, ABD Merkez Komutanlığı'na ve bölgedeki istihbarat toplama faaliyetlerine ev sahipliği yapan Katar'daki dev ABD askeri üssü üzerindeki etkisi konusunda Washington'daki, özellikle de Pentagon'daki kaygıları yansıtmaktadır.

Bununla birlikte, Trump, ilk olarak Suriye'de ABD önderliğinde sürdürülen savaşı arttırma yoluyla İran'ın altını oyma kararlılığını gizlemiyor. ABD, şimdi, Suudi Arabistan ile müttefikleri tarafından desteklenen Sünni aşırılıkçılara dayanan Irak ve Şam İslam Devleti'ni (IŞİD) yenilgiye uğratma bahanesiyle, İran ile Rusya'nın müttefiki Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı devirme savaşında üs olarak kullanmak için, yetkili olmayanların giremediği alanlar ya da “çatışmayı önleme bölgeleri” kurma peşinde koşuyor.

Ortadoğu'daki patlamaya hazır durum, sadece Trump yönetiminin pervasızlığının değil; ABD emperyalizminin, toplumları yıkıma uğratmış, milyonlarca insanı öldürmüş ve milyonlarcasını evsiz sığınmacılar haline getirmiş olan çeyrek yüzyıllık canice müdahale savaşlarının ürünüdür. ABD, petrol zengini stratejik bölge üzerindeki egemenliğini sağlama alma peşinde koşma sürecinde, Britanya ve Fransız emperyalizminin I. Dünya Savaşı'nın ardından dayattığı devlet sistemini etkili bir şekilde tahrip etmiş; Avrupa, Asya ve Afrika arasında stratejik bir geçiş noktası olan Ortadoğu'yu yeniden paylaşmaya yönelik yeni bir büyük güç mücadelesini tetiklemiştir.

ABD emperyalizmi, Ortadoğu'daki en gerici rejimlerle (Mısır'daki askeri diktatörlükle ve Suudi Arabistan ve Körfez monarşileriyle) işbirliği içindedir. İsrail, Katar'ın kuşatılmasını ve ABD'nin Suriye'de Esad'ı devirmeye yönelik savaşını desteklediğinin işaretini veriyor. Türkiye ile İran aktif bir şekilde Katar'ı desteklerken, Suriye'deki ABD ve Rus güçleri arasındaki bir çarpışma, nükleer silah sahibi iki gücü doğrudan çatışmaya sürükleme tehlikesi oluşturuyor.

Avrupalı güçler, İran ve Katar ile gelişen ilişkileri dahil, Ortadoğu'daki kendi ekonomik ve stratejik çıkarlarını tehdit eden bu krize, kesinlikle ilgisiz değiller. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung ile kısa süre önce yaptığı bir röportajda, Katar ile Suudi Arabistan ve müttefikleri arasındaki ilişkilerin “çarpıcı” sertliğini eleştirdi. Fransa, geçenlerde, Basra Körfezi'nde Katar ile ortak askeri tatbikatlar düzenledi.

Ortaya çıkan şey, hızla bölgesel ve büyük güçleri içine çekebilecek ve insanlığı felakete sürükleyebilecek bir savaşın fay hatlarıdır. Böylesi bir çatışma, Avrupa'daki, Asya'daki ya da Ortadoğu'daki tekil başlatıcısı ne olursa olsun, işçi sınıfının, savaşın asıl nedeni olan zamanını doldurmuş kar ve ulus devlet sistemine son vermek üzere kendi sosyalist ve enternasyonalist programı temelinde müdahale etmemesi durumunda, kaçınılmazdır.

Peter Symonds